27 Şubat 2011 Pazar

"Dürüst İletişim" mümkün mü ?

Dürüst iletişim kurabilmek de mi bir gelişmişlik göstergesidir ? Bu ara, sağlıksız bulduğum tüm insan ile ilgili konularda, medeniyet veya uygarlık seviyeleri karşılaştırmalarına giriyorum. Saklamaya gerek yok, genelde doğu-batı , Türkiye - Avrupa (bazen de filmlerden tanıdığım kadarıyla ABD) ikilileri karşılaştırmalarımın tarafları. Bütün bir toplumu değerlendirmeye kalkmak haddimi aşabilir ancak bazen o kadar çok ortak özellik önüme çıkıyor ki, ister istemez "bizim toplum böyle" diye başlatıyorum düşüncelerimi. Eskiye göre daha çok inanıyorum, toplumun ürünleri olduğumuza. Belki de bazı toplumlar benzer ürünler çıkartırken, bazıları da insanın kendisinin üretmesini sağlıyordur.
Somutlaşmanın zamanı geldi. Dürüst iletişimin varlığını gösteren "eleştiri"nin ne durumda olduğudur. Çünkü "övgü" hiçbir zaman sorun çıkartmaz, mutlu eder, daha fazlası istenir. Ama eleştiriye karşı verilen tepki, "dürüst iletişim" ile ilgili sinyal verir.
Amerika'da uzun süre çalışmış bir arkadaşım, Amerikalıların "Do not take it personal, ..." diye söze başlayıp ardından iş ile ilgili aklında ne sorun varsa sıraladığından bahsetmişti. Bizde ise, hepimizde varolan "acaba karşı tarafı incitir miyim" kaygısı var. Hem de ciddi derecede. Hatta dostluğu dönüşmüşse ilişki, dostluğa darbe vuracak gibi oluruz! Dost dediğin herzaman olumlu yönde dostunun yanında olur! "Dost acı söyler" sözü unutulmuştur. Peki sürekli övgü aktaran dost arayışımızın sebebi nedir ? Tabi ki özgüvensizlik. Hep başkasından duymak isteriz, "iyi" , "güzel", "başarılı" olduğumuzu. Kendimiz yeterli değilizdir değerlendirmeye. İşte burda hakkımdır devreye girip, son ufak fikircik olarak, "karakter olgunluğunu" belirtmek.
Doğduğundan bu yana, yetişkin insan adayı olarak görülen ile düşünceleri ancak belli aşamaları geçtikten sonra dinlenen, "dış" onaylarla yaşamını sürdürebilen olgunlaşamayan karakter farklılaşır. Onay beklediği dostundan "eleştiri" gelince afallar. Rahatsızlık duyar.
Bu tespitlerim hem kendi "eleştirilere" karşı tepkilerimden, hem de nazik ve gerekli eleştirilerime karşı aldığım tepkilerden ortaya çıktı. Övgü bağımlılığından ben de kurtulmaya çalışıyorum, ama nasıl ki kitap okuma alışkanlığı için geç kalmış gibi hissediyorsam, eleştiriye açık olma erdemi için de mükemmel olamayacağımı biliyorum.

1 Temmuz 2008 Salı

Kolay ulaşayım derken

Organize etme hastalığı yine baş gösterdi bende. Bilgisayarımdaki dosyaları mezuniyet sonrasındaki "yeni" yaşamıma göre düzenlemeye çalışıyorum. Sadece iş ve derslerle ilgili bir düzenlemeden çıkıp fotoğraflarımı, videolarımı tek bi yerde toplayıp herzaman kolay ulaşabileceğim hale getirmek istiyorum. Kolay ulaşabilme ve sınıflandırılmış veriler herzaman tercihimdir ancak bendeki bi sorun engel teşkil etmekte: üşenip işi bırakma! Organize edeyim derken, kullanmayı pas geçiyorum! Çünkü bazen öyle abartıyorum ki sınıflandırmayı çok zamanı aldığı için bi daha o klasörleri açmıyorum bile. Neyse bu benim sorunum ve nasıl yeneceğimi de biliyorum. Önümde de uzun yıllar var.

Eğer benim kapıldığım soruna kapılınmazsa, veriyi sınıflandırıp organize etmek verinin kendi değeri kadar önemli. Çünkü kullanamadığınız birşeyin değeri sadece "bende bu var " demekle sınırlı. İşleve geçmeyen nesneyi ben napayım! Mesela fotoğraflarımı organize etmek için Google'ın picasasını kullanıyorum. İnternete koyulan fotoğraflara heryerden erişebilmek büyük kolaylık. Ancak videolarım için hala kalıcı bi çare bulamadım. Hem düşük internet hızı hem de sınırlı picasa alanı(1GB) beni engelliyor. Gerçi çağdaş birkaç gmail account'u alıp işi hallettiğini söylemişti, ben de bu yöntemi kullanabilirim. Ulaşılabilirlikten bahsetmiştim. Picasa internet hizmeti olduğu ve Türkiye'de hala çok yoğun kablosuz ağ ortamları var olmadığı için ulaşılabilirliği maximum hale getirdiğini söyleyemeyeceğim.

Benim için fotoğraflar ve birkaç bilgiden ibaret olan veri depom organizasyonlar (şirketler,kurumlar) için ne kadar kritik bir hazine olduğunu düşünüyorum. Açıkçası merak ediyorum nasıl yürütüyorlar veri yönetimini. Mesela tez arkadaşlarımla yürüttüğümüz projede, Google docs hizmetini kullandık döküman paylaşımı ve yönetimi için. Acaba şirketler Google docs'a güveniyorlar mı? Çünkü Google'ın birçok hizmeti gibi docs da beta. Her an herşey olabilir demek yani.

Bi ara Google'un kullandığım hizmetleri hakkında bir yazı yazmak istiyorum. Ama bir gerçek var ki, blog yazma olayında planlamak işe yaramıyor. Aklıma geldiğimde yapmazsam %90 yazmıyorum yazıyı. Bakalım göreceğiz ne yapacağımı..

26 Nisan 2008 Cumartesi

Melankoli

Glory Box

I'm so tired, of playing
Playing with this bow and arrow
Gonna give my heart away
Leave it to the other girls to play
For I've been a temptress too long

Just. .

Give me a reason to love you
Give me a reason to be ee, a woman
I just wanna be a woman

From this time, unchained
We're all looking at a different picture
Thru this new frame of mind
A thousand flowers could bloom
Move over, and give us some room

Give me a reason to love you
Give me a reason to be ee, a woman
I just wanna be a woman

So don't you stop, being a man
Just take a little look from our side when you can
Sow a little tenderness
No matter if you cry

Give me a reason to love you
Give me a reason to be ee, a woman
Its all I wanna be is all woman

For this is the beginning of forever and ever

Its time to move over...

Portishead

Uykunun esir aldığı gözlere inat oturulan bi gece, gündüzü yakıcı gecesi serin olmuş... Minik masa lambasının yanında bir de bu hatun kişinin vokalini yaptığı grup katılınca melankoli iyice hissedilir oluyor odada...

Acayip zevk veriyor bana bu durum. Minimum enerjiyle uykuyu geciktirerek alacağım tatmini de bi hayli yükseltmekteyim. Yazının öncesinde ille de özel bir başlıktan yola çıkma düşüncesi varken kafamda nihayet aklıma geldi içinde bulunduğum durumu yazmak :) Gülümsediğime bakmayın el alışkanlığı diyebiliriz... Mimiksiz yarı kapalı gözler kaşların ve göz kapaklarımın ağırlığına sabitlenmiş durumda... Sırtımda rahatsızlığı gidermek için bululnan yastıktan başka rahatımı kollayan bişey yok aslında.

Ve biliyorum bi süre sonra uyumak için ne kuzuları biyerlerden atlatmam gerekecek ne de yastığa kafamı gömmem gerekecek ışıktan korunmak için. Ve siz! sabahın beşinde ötüşen kırlangıçlar... İstediğiniz kadar uğraşın uyuyacağım. Pazar gününün gevrekçisine küfretmeyeceğim eminim sabahın köründe çünkü duymayacağım bile.

neyse ben melankolime geri döneyim...

iyi geceler size...
ben uyumayacağım...

[daha önce burada yazıldı]

13 Nisan 2008 Pazar

Anneannenizle nasıl tanıştım?

"How I Met Your Mother" dizisi bu ara çok moda. Ben de o modaya kaptırıp gidenlerdenim. Şimdiye kadar karşılaşmadığım bir espri anlayışının yanında, her bölüm için ayrı bi çekim tekniği kullanıyorlar. Çekim tekniği ile demek istediğim, senaryoları ele alışları, geriye dönüşler, ileriye gidişler ve yaratıcı yöntemlerle izlemesi eğlenceli başlıca dizim son zamanlarda. Geçenlerde izlediğim bir bölümünde, çocuklarına anneleriyle nasıl tanıştığına kadar geçen zamanı uzun uzadıya anlatan ancak 3. sezona girmiş olmamıza rağmen, bizi "gizemli" anneyle hala tanıştırmayan ana karakterimiz Ted'in diyaloğu ilgimi çekti. Kiminle konuştuğunu hatırlamıyorum ama Ted'in diyalogtaki cümlesi şuna benzer bişeydi:

...
Ted: Benim anneannem dedemle barda tanışmışlar.
...

Bir anda dedem ve anneannemi düşündüm ellerinde biralarla. Dedem bira çok soğuk yahu, biraz beklesin sonra içerim derdi heralde. Nur içinde yatsın rahmetli dedem. Sonra pat diye silindi düşünce, çok kalamadı aklımda gerçekçiliği zorladığı için. Türkiye'de dedesi barda takılmış gençlerin var olması için bizlerin dede olması gerekir sanırım. Kaba bi bağlantıyla, batıdaki sosyal anlamdaki yaşam tarzını bizler en az bir yüzyıl sonra sonra yaşıyoruz. Elektronik aletlerin, sinema filmlerinin ülkemize hızla gelişi sevindirici olsa da, asıl sebebin iştah kabartan tüketici toplumumuz olduğu ortada. Beni ilgilendiren sosyal değişim.

Umarım gelir artışı ve işsizliğin azalmasıyla daha erken zamanda, daha özgür yaşayan genç bi nesle kavuşuruz. Şimdi hem çalışıp hem okuyarak ekonomik olarak bağımsız olabilmek bir genç için fantezidir. En fazla, ailenin verdiği paranın yanında ek gelir kazanabilir. Ekonomik bağımsızlığa kavuşmayan, toplumun herhangi kesiminden bir bireyin tam anlamda özgür olabilmesi mümkün değildir. Kısa bir süreliğine gittiğim Amsterdam'daki öğrenci yurtlarında yaşayan tanıştığım öğrencilerin neredeyse hepsi yazın bile orda yaşıyor, üniversite eğitimleri boyunce ailesinden para almıyorlar. E tabi o öğrenciler de hesap verme zorunluluğu hissetmeden özgür yaşamanın zevkini çıkarıyorlar. Eğer Ted'inkiler gibi benimkilerde barda takılmış olsaydı, çok daha kolay anlaşabilecektik. Genç bir Türk kız rahat bi şekilde ailesiyle erkek arkadaşını tanıştıracak, ilk nerde öpüştüklerini anlatabilecekti. Bu anlatımın batının ahlaksızlığı olduğunu düşünenler de var ülkemizde. Hem de yukarlardaki koltuklarda oturuyorlar. Zaten yaşanan durumların (bir genç kızın sevgilisiyle öpüşmesi) saklanması veya hiç yaşanmamasını isteyenler.


Bahsettiğim dizide karakterlerin sürekli takıldıkları , benim de kıskandığım, bir pubları var. Bizim Buca'daki üçyol pubdan biraz farklı. Yazlıkta tattığım, her gece dışarı çıkarak, rahatça muhhabbet edebilme keyfini onlar evlerinin yanındaki pubda yaşıyorlar. Her köşe başında bulunduğu için bu mekanlar, hayatın bir parçası haline gelmiş durumda.


Dizideki geyik adam Barney'in bahsettiği blogu gerçekten var, Barney olarak.

Torunuma bu yazıyı gösterip, ona anneannesi(veya babaannesi) ile nasıl tanıştığımı anlatırım umarım. Facebook'umdan da fotoğrafları gösteririm. Eğer mahkeme kararı ile yasaklanmış olmaz ise. Bilmem anladınız mı?

29 Şubat 2008 Cuma

Firefox 3 : Parola Performans


Henüz beta sürümünde olan Firefox-3 şimdilik "developer release" adı altında geliştiricilerin test etmesi için sunulmuş durumda.

Firefox 3 Gecko 1.9 üzerinde hizmet verecek. Firefox'un asıl kozu Gecko 1.9 aslında. Bu platformda gerçekleştirilen değişikliklerle yeni firefoxda performans,kararlılık ve güvenliği üst seviyeye çıkarmak hedefleniyor. Bunun yanında özelleşmiş performans hedefleri de cabası. Buna örnek verecek olursak Firefox ile ilgili şikayetlerin başında bellek kullanımı gelmekteydi.Birincil hedeflerden biri olan bellek(ram) kullanımı Firefox 3 ile birlikte daha kabul edilebilir bi seviyeye indirilmesi. Bunun gerçekleşeceği şüphesiz , ki mozilla'nın kaynaklarına göre bir önceki alfa sürümünden bu yana 1300 değişiklik yapılmış çeşitli konularda.

Asıl meselemiz ise genel performans.Yayınlanan bazı istatistiklere göre Firefox 3 kendine rakip bulamayacak gibi görünüyor. Çok fazla javascript içeren sayfalardaki hantal browser devinimleri Firefox 3 ile tarih olacağa benziyor.

Aynı windows işletim sisteminde aşağıdaki browserlar ile uygulanan 5 testin ortalaması;

1. Firefox 3 Nightly (PGO Optimized): 7263.8ms
2. Firefox 3 Nightly (02/25/2008 build): 8219.4ms
3. Opera 9.5.9807 Beta: 10824.0ms
4. Firefox 3 Beta 3: 16080.6ms
5. Safari 3.0.4 Beta: 18012.6ms
6. Firefox 2.0.0.12: 29376.4ms
7. Internet Explorer 7: 72375.0ms

Farkı hissettiniz mi? Heyecanla bekliyorum...

ref : Firefox-3:Parola-Performans

Jeff Dunham ve Peanut

Jeff Dunham'ı ilk olarak Dead Terrorist Achmed olarak tanımısam da Peanut, Walter ve Melvin gibi karakterlerle de muhteşem bir performans ortaya çıkardığını keşfetmem uzun sürmedi.

Ben en çok Peanut'a gülüyorum...Aslında pek de söylenecek birşey yok...



PS: Jef-fa-fa Dunhaaaaam! dot com! visit it :)

ref: jeff-dunham-ve-peanut

27 Şubat 2008 Çarşamba

Laf lafı açar mı?

Bişeyler hakkında yazmak istiyorum ama ne yazacağıma karar veremiyorum bu gece... Zor olucak sanırım ama başlayım laf lafı açar...

Gündemi takip ediyorum yakından (ki hep ederim zaten) ; ülke karışmış durumda. Milletçe hoşumuza gidiyor kaos ortamı yaratmak. Türban, askeri operasyon, milletvekili maaşları, futbol, IMF derken bi bakıyoruz arkamıza işimiz gücümüz ayrılıkçılık. Oysaki özünde o kadar birlikçi olan insan ırkı nasıl oluyorda aynı zamanda bu kadar faşist davranabiliyor? Önce aileden olanı sonra komşuları kendimizden sayarız, daha geniş bakarsak hemşehrimiz canımız olur, yurtdışına çıkarız milletimiz bi tanedir artık... Ama öyle bi bilinçsizlik öyle bi delilik ki işimize gelmeyince düşmandır o!

İşte bu işimize gelmeme olayı genelde düşüncelerimizden kaynaklanıyor (daha henüz "eylem" aşamasına ulaşmamış olsa bile). Düşünürken, düşüncelerimizi tartışırken kendimizi fikirlerimizin ardına koyuyoruz. İşte biz burada yanlış yapıyoruz. Fikirler yontulur, yumuşatılır belki tamamen yıkılır, belki de büyür, başka fikirler başka görüşler sağlar bu değişimi. Biz bunu beceremiyoruz ama. "Düşünceme bişey olursa bana da bişey oluyor." "o yara alırsa ben de alıyorum mantığı" bağnazlık kelimesinin tüm anlamını karakterimize işleyiveriyor.

Muhalefetin olmadığı yerde sağlıklı kararların alınamayacağı gibi karşıt fikirlerle karşılaşmadığı sürece düşüncelerimiz sağlıklı kalamaz...

Sözüm özellikle demokratız diye geçinenlere... Gerisini koyverdim...

Laf lafı açar mı?